Dizilerle Türkiye: Orta Çağ’dan mafya konaklarına

Türk dizilerinin Orta Doğu ve Avrupa dahil birçok ülkeye satıldığını, basında sıkça gördüğümüz bir gerçek. Ancak mesele sadece satış rakamları değil; bu yapımların dış dünyaya nasıl bir Türkiye fikri sunduğu asıl soru işareti. Ayşe Emel Mesci, bir süredir izlediği diziler üzerinden, ekranların bize ve dünyaya yansıttığı Türkiye imajını analiz ediyor.
Orta Çağ zihniyeti evlerimizde
Öncelikle şunu kabul edelim: Oyunculuk ve çekim kalitesi tartışmasız bir şekilde çok ilerledi. Ancak iş kurgulara geldiğinde durum biraz karışık. Dizilerin neredeyse tamamında, sadece birkaç istisna dışında, aşiret ilişkilerinin kırsalda veya kentte yeniden üretildiğini görüyoruz. Kırsalda ağalık ya da hanım ağalık üzerinden dönen bu ilişkiler, hikaye şehre taşındığında daha çok mafya renklerine bürünüyor. Fakat özünde değişmeyen şey, aşiret yapısının temel taşı olan biat kültürü ile kadın ve erkeğe biçilen o kalıplaşmış roller.
Kısacası televizyon ekranlarından evlerimizin içine, orta çağ zihniyetine öykünen ve bunu güzelleyen kareler akıyor. İnsan ilişkileri, tuhaf bir servet bulamacıyla birlikte sunulurken bu durum sanki bir zenginlikmiş gibi yansıtılıyor. Bu noktada, 22 Eylül 2021’de kaybettiğimiz mimarlık tarihçisi ve düşünür Prof. Dr. Doğan Kuban’ın tespiti çok yerinde: Kavramlaşamayan toplum kültürü kaldığı ortaçağda yaşar. Kuban'a göre gelenek gevezeliğini bırakıp, tarihin toplum kültürünü zenginleştirici varlığını nasıl kullanacağımızı öğrenmemiz gerekiyor. Bu tarihi birikimi, çağımızın duyarlılıkları ve yeni yorumlarla bütünleştirme olanağı var.
Yapımcı müdahalesi ve değişen kurgular
Bu kurgularda orta çağ ikliminin korunması, sadece bir tercih değil, aynı zamanda kendimizi başkalarının görmek istediği gibi sunma kaygısından da kaynaklanıyor olabilir. Mesci, bugünün dizileriyle yetinmeyip 10-15 yıl öncesinin çok beğenilen ve birkaç sezon süren yapımlarına da baktığında ciddi farklar olduğunu gözlemliyor. Sektörle doğrudan bir tanışıklığı olmasa da, bu denli derin bir değişimin arkasında yapımcı müdahalesi olduğunu düşünmekten kendini alamıyor.
Eskiden bir konakta kuşaklararası ilişkileri Çehovyen bir tatla anlatan veya yakın tarihi kişisel tarihlerle harmanlayan diziler vardı. Şimdi ise bunların yerini; şiddet, cinayet, kara para ve uyuşturucuyla örülü hikayeler aldı. Kulluk ilişkileri, kadının aşağılanıp şeytanlaştırılması ya da "hanım ağa" tipiyle zorbalaştırılması ön plana çıkarken, bir dönemi anlatmak veya bir yorum paylaşmak gibi kaygıların tamamen ortadan kalktığı görülüyor.
Aile tarihleri ve uçurumlar
Anton Çehov’a göre geçmişle gelecek arasındaki uçurum en çok aile içinde hissedilir; derinlemesine anlatılan aile ve kuşak ilişkileri, geçmişten geleceğe uzanan yolu anlatmak için güçlü bir zemin oluşturabilir. Bu tür bir derinlik, zaman kavramına bakış açımızı da değiştiriyor.
Prof. Dr. Doğan Kuban, bu konuda aile tarihleri üzerinden çarpıcı bir örnek veriyor: Türkiye’nin ünlü illerinden birinin en zengin eşrafından bir torun, büyükbabasını anlatıyor. Büyükbaba, arabayı "gavur icadı", bisikleti ise "şeytan aracı" olarak gördüğü için ailesinde bu araçlar hiç olmamış. Sekiz çocuğundan iki oğlu; biri Halk Partisi’nin, diğeri Demokrat Parti’nin başkanı olmuş ancak ömürlerini aile servetini yiyerek tamamlamışlar. Çocukları iyi okullarda okumasına rağmen bir işe yaramamış ve mirasyedi olarak yaşamışlar. Buna karşılık, başka ailelerle evlenen kız çocuklarının çocukları Cumhuriyet’in yazar, öğretmen ve mühendis gibi okumuş insanları arasında yer almışlar.
Şimdi asıl soru şu: Bizim izlediğimiz diziler, bu gerçek aile tarihi sürecinin hangi aşamasında takılı kalmış durumdalar?
